hamdiulker24.sitemynet.com
y12.jpg

köşe-1
köşe -2
Köşe-3
13 Şubat Devlet Hastanesi-4
Köşe-5
Uzakdoğu Spor Kulübü Faaliyetleri

köşe-1


kopyas__hamdi1.jpg

Mesajlar

Ad,Soyad:

E-mail:

Mesaj:

13.09.2006 Tarihli "ÖZSÖZ" Gazetesinde yayınlanmıştır.

EĞİTİME DEVAM ! (I)
Yine zaman yaklaştı ve yine okullar açılıyor.Eğitime devam!...Okulların açılışı her yıl olduğu gibi yine yığınlarca sorunla beraber geliyor.Nüfusumuzun kalabalık olması,genç nüfusumuzun yoğunluğu sorunlarımızın da çok olmasının sebebidir.Ekonomik yetersizliklerde cabası...Ne zamana kadar bu böyle devam edecek bilinmemektedir.Ülkenin kaderi bu demeye dilimiz varmıyor.Bilinen bir gerçek var ki;Eğitime,eğitimcilere ve gençlere yapılan yatırım bir ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır.Bir ülkenin geleceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur.O ülkenin eğitim sistemine,yetiştirdiği gençlere baktığınız zaman geleceğini görmeniz mümkündür.Yine bir ülke için en büyük tehlike kendi yetiştirdiği düşmanlardır.Öyle ise hep birlikte buyurun bakalım geleceğimizin görüntüsüne...
Okullarımızda uygulanmakta olan eğitim sisteminin hataları ,okullarımızın fiziksel yetersizliği,eğitimcilerimizin kendilerini geliştirmekte çok gerilerde kalışı ,ekonomik ve sosyal yetersizlik bunların başlıca birkaç sebeplerindendir.Eğitimcilerimize verdiğimiz değere değinmeden geçmek istemiyorum.Eğitim sistemimizin en önemli uygulayıcılarından öğretmenlerimizin toplumdaki yeri çok önemlidir.Ne yazık ki öğretmenlerine sahip çıkmayan ülkeler sıralamasında belki de ilklerde yer almaktayız.Öğretmenlere artık sadece ilkokul öğrencileri değer verir oldu.Onlarda temiz kalpli oldukları için kendilerine gösterilen sevgiye ve emeğe karşılıksız kalmamaktadırlar.Büyüyüp lise çağına geldikleri zaman öğretmenler onların da korkulu rüyası olacaktır.Yine ülkemizde en çok amiri olan sivil devlet memuru kimdir? Diye aklınıza bir soru gelecek olursa hiç araştırmanıza gerek yok ben söyleyeyim;Öğretmen...
Okulda başlar amirler, ta ki Milli Eğitim Müdürüne hatta bakana kadar uzanan uzun bir emir komuta zinciridir bu...Hadi normal amirleri anladık ta bir de bürolardaki görevli memurlarında kendilerini amir zannetmeleri ve öğretmenlere öyle davranmaları çekilecek gibi değil.
Ne yapsın Öğretmenim, bu kadar amirine karşı hata yapmamak için ister istemez strese girmekte ve hata yapmaktadır. İkinci sınıf muamele görmekten ve emeğinin karşılığını alamamaktan artık mesleğini yapmaktan zevk almamaya başlamıştır. Yine hal böyle olunca bu durumu eğitimin metası, hammaddesi olan çocuklarımıza yansıtacak olan öğretmenlerimiz bir çelişki içerisinde bocalamaktadırlar. Ve sonuçta üretim hatası bir gençlik ortaya çıkmaktadır. Bu gençlik bizim geleceğimizin göstergesidir. Bu gençliği yetiştirmekteki en önemli rol öğretmenlerindir. Gelecekte hangi mesleği tercih ederlerse etsinler öğretmenin elinden geçmektedirler.
Neden hala ısrarla bu vahim durumu görmemezlikten geliyoruz. Ülkemizdeki bu trajediyi yok etmenin veya azaltmanın tek yolu eğitim sistemine ve eğitimcilere yapılacak yatırımdan geçmektedir. Bir ülke için dış düşmanlardan çok kendi yetiştirdiği iç düşmanlar tehlikeli olur hale gelmiştir.
Çözüm bekleyen yüzlerce sorunla yeni bir Eğitim-Öğretim yılına hazırlanırken, umarım ileri ki yıllarda sorunları değil de eğitimde yeni strateji ve metodları tartışır hale geliriz. Devletimizin Eğitim politikalarının daha pozitif ve tatmin edici olduğunu görürüz. Devletin gücünün yettiği kadarını hakkıyla yaptığını,gücünün yetmediğini ise çok güvendiği özel sektöre bıraktığını görmek nasip olur. Ve en önemlisi eğitimin temel taşı olan öğretmenlerimizin maddi ve manevi hak ettikleri yerlerde olduklarını görürüz.Yine başta sendikalar olmak üzere bütün sivil toplum örgütlerinin eğitime ve eğitim çalışanlarına her türlü desteği sağladığını görmek nasip olur...

19.09.2006 tarihli ÖZSÖZ gazetesi

EĞİTİME DEVAM ! (II)
Eğitim bireye yöneliktir. Eğitim camiasında yaşanan olumsuzluklar direk olarak kişilerin karakterlerini etkilemektedir. Çünkü insanın hayatında idame ettiği bir çok şeyin kaynağı okuldur, eğitimdir. Eğitim ne kadar kaliteli olursa fertler de o kadar kaliteli olacaktır. Dolayısıyla kaliteli bir toplum ortaya çıkacaktır. Eğitim sistemimizle birlikte eğitimcilerimizin de bir köklü değişim geçirmesi gerekmektedir. Eğitimcilerimize vereceğimiz kaliteli eğitim ve değer, toplumun kaliteli olmasına sebep olacaktır. Bu durumda sistemi idare edenlere büyük görevler düşmektedir.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır'a atanır. Gösterişe ve ihtişama düşkünlüğü ile tanınan Mehmet Ali Paşa güçlü askeri birlikleri ile Kahire'ye girer. Askerler giyimli, kuşamlı başlar dik sert adımlarla Kahire sokaklarında yürürken,üstü başı yırtık,eski elbiseli bir köylü bu durumu şaşkın şaşkın seyreder. Bir ara yanında duran birisine dönerek; Askerlerin kim olduğunu sorar.
Adam da; "Mehmet Ali Paşa'nın kulları" diye cevap verir. Adamcağız bir kendine bakar, bir askerlere bakar ve başını kaldırarak: "Ey Allah'ım ! Bir Mehmet Ali Paşa'nın kullarının haline bak, bir de kendi kulunun haline bak" der.
İşte birileri memleketin balını kaymağını yerken eğitim camiasını fakir köylü durumuna düşürmek ülkemizin gelecekteki görüntüsünün çok ta parlak olmadığının göstergesidir. Yani olayın büyük bir çoğunluğu parasal sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra , memleketimizde hiç mi olumlu şeyler yaşanmıyor? Diye bir soru takılıyor hemen aklımıza...Tabiî ki yaşanıyor!.Ülkemizde yetersiz imkanlarına maddi sıkıntılarına rağmen bir çok okulumuzda öğretmenlerimizin kişisel beceri ve gayretleriyle çok güzel şeyleri görmek mümkündür. İşte bunlardan bazıları; Erzincan ilimizin Akşemsettin İlköğretim okulunda bir öğretmenimizin tamamen kendi gayretleri ile oluşturduğu teknoloji sınıfı ve burada minik yavrularımıza verdiği eğitim, kimilerinin dikkatini çekmese de aklı selim insanların dikkatini çekmiştir. Yine Erzincan ili Çayırlı İlçesi Çaykent Köyü ilköğretim okulu öğretmenlerinin kendi çabalarıyla yapmış oldukları çalışmalar takdire şayandır. Ülkemizin bir çok yerinde bu ve bunun gibi takdir toplayan atılımları yine fakir köylü pozisyonundaki öğretmenlerimiz yapmaktadırlar.
Ülkemizin geleceği için geleceğimizin güvencesi gençlerimizin eğitimi için devlet bazında reform niteliğinde atılımlar yapılırken özel sektör de bu işe teşvik edilmelidir. Ülkemizin bir çok yerinde hatta dünyanın adını sanını duymadığımız bir çok köşesinde özel girişimler sonucu açılan okullardaki başarılar gerçekten devrim niteliğindeki çalışmalardır. Zenci çocuklardan İstiklal Marşımızı dinlemek,Belarus'lu çocuktan Memleketim şarkısını dinlemek bizleri gururlandırdıysa bu kendiliğinden oluşan bir olay değildir.Tabii ki zor şartlar altında bütün olumsuz şartlara rağmen inançla direnmenin sonucudur.
Özel girişimlerde yaşanan bu gelişmeleri devlet okullarında da görmek en büyük hayalimizdir.Ama üstad Necip Fazıl'ın deyimiyle "tekerlek artık tümseğe çıkmıştır." Dünyada yaşanan bu gelişmelere bizim kayıtsız kalmayacağımız kesindir. Bu atılımların geç kalmadan başlaması gerekmektedir.
Çok kısa sürede olmasa da yakın zamanlarda eğitimin kalitesinin yükseldiğini,buna mukabil kaliteli bir gençlik yetiştiğini ve kaliteli bir toplum olduğumuzu görmek istiyoruz. Bu da çalışma ile mümkündür. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmakla mümkündür. Eğitimde devrim niteliğindeki gelişmeleri,ilköğretimden üniversiteye kadar bütün eğitim kurumlarımıza yaymayı başardığımız zaman bütün bu gelişmeleri görmek bizlere nasip olacaktır.

26.09.2006 Tarihli "ÖZSÖZ" Gazetesi

EĞİTİME DEVAM (III)

TARİH ŞERİDİNİN NERESİNDEYİZ?
Karanlık çağ diye başlar, tarih şeridi ilkokul sınıflarının bir köşesinde. Sonra ilk çağ,orta çağ diye devam eder. Çocukları çoğu zaman ilgilendirmez o şerit üzerindeki olaylar. Onlar günü yaşama sevdasındadırlar. Bir gazetecinin deyimiyle "ilkokulda tek inandıkları şey (M.Kemal Atatürk'ün yurdumuzu düşmanlardan kurtardığı) dır. Sonra biraz büyüyüp orta okula (6,7,8 sınıf) gelince Atatürk'ün yanında birkaç kişinin daha olduğunu anlarlar. Liseye geldikleri zaman Türkiye'nin geri kalmış bir ülke olduğunu anlar ve bunalıma girerler."Kendilerine doğruların hiç öğretilmediğini anladıkları zaman ise yaş epeyce ilerlemiş oluyor artık..
Yıllar önce bir Sosyal Bilgiler dersinde çocukların "Tarih şeridinin neresindeyiz?"sorusu ile karşılaştığım zaman önce verecek bir cevap bulamamış,sonra kafa karıştırmamak için en son kısmını göstererek "yakın çağ" demiştim. Evet yakın çağ göreceli bir kavramdır. Kimine göre Uzay çağıdır,kimilerine göre bilgi,teknoloji çağıdır,kimisine göre bilgisayardır. Ama hala bu yakın çağda orta çağı da yaşayanların bulunduğunu unutmamak gerekir. Evet ülkemizin zaman olarak yakın çağda olduğu kesindir. Ama bu yakın çağ sahnesinde yerimizi hangi sıfat ile aldığımıza hala karar veremedik sanırım.
Ülkemizde okuma yazma oranı hala çok düşük seviyededir. Hala üniversite okuyanların sayısı oldukça düşüktür. Var olan okullarımızdaki eğitim öğretim düzeyi çok düşük,eğitim politikamız iflas etmiş durumdadır. Bu yeni olmuş bir iş te değildir. Bu yıllardır uygulanan daha doğrusu uygulanamayan çağdaş eğitim modelidir. Nasıl bir çağdaş eğitimdir bu...
Yüce Atatürk'ün söylediği çağdaşlığı nasıl anladığımızın göstergesidir bu...
Dünyada var olan eğitim öğretim modelleriyle karşılaştırdığımız zaman kulvarda ne kadar geriden koştuğumuzu görmek mümkündür.Ülkemiz yıllarca kapalı kapılar arkasında kaldığı için medeni dünyada neler olup bittiğini göremedik,ufkumuz kapalı kaldı hep..Bu zamana gelinceye kadar o eğitim sistemiyle milyonlarca hatalı ürün elde edildi. Dayak yiyerek büyüdük bir çoğumuz... Başkalarının çocukları sendikacılık oynayarak büyürken, biz uzun eşek oynayarak büyüdük. Var olan ,kazanılan davranışları yok etmek zordur tabiî ki...Çocuklarımızı medeni dünyanın ihtiyaçlarına göre yetiştirmeye başlamadığımız sürece, eğitimde fırsat eşitliğini hakkıyla uygulamadığımız sürece, bazı şeyler düzelmeyecektir. Ülkede bir yerler kapıp birilerini yok etme zihniyeti,insanları kıyafetlerine göre, rengine, kokusuna göre sınıflamaya devam ettiğiniz sürece değişen bir şey olmayacaktır. Bir şeyleri yanlış yapıyoruz ve bunun da toplumun bir çoğu farkında ama neden ise hep yakınıyoruz,hep muzdaripiz ama hiç bir şeyler yapmak aklımıza gelmiyor. Bir eğitimcinin çocuğu gözünü kırpmadan devletin üst mercilerini basıp adam öldürüyorsa burada kocaman bir yanlış var demektir.
Ülkemizdeki bu eğitim faciasını önlemek için en kısa zamanda gücü yeten herkesin kendi çapında bir şeyler yapması şart olmuştur. Bu ülke hepimizin ise , kendi geleceğimizi kendimiz kurmalıyız..Daha medeni bir gelecek için yanlışları hep birlikte düzeltmeliyiz. Tarih şeridinin en ileri ucunda yerimizi almak için ne gerekiyorsa hep birlikte yapmalıyız.

BİR BAŞKA BOYUT

22.08.2006 Tarihli ÖZSÖZ gazetesinde yayınlanmıştır.

TÜRKİYE'DE BÜROKRASİNİN TRAJİ KOMİK GERÇEKLERİ
Hep ülkemizdeki bürokratik işlemlerin yoğunluğundan yakınır dururuz.Bir nüfus cüzdanınızı değiştirmeye kalkışsanız karşılaştığınız bürokratik işlemler daha nüfus müdürlüğüne gitmeden insana bıkkınlık verir.Hele bir de devlet memuruysanız vay halinize o zaman...Ömür boyu evraklar arasında koşuşturup durursunuz.Hal böyle olunca traji komik olaylarla da karşılaşmanız kaçınılmaz oluyor.
Adliye koridorlarında "bıktım bu devlet memurluğundan" diye yankılanan ses bir gazetecinin dikkatini çeker.Gazeteci, dert ve sinir yığını halindeki şahsı pek devlet memuruna benzetemez ve yanına sokularak sorar.
-Pardon efendim ne iş yapıyorsunuz?
Alınan cevap gülümsetecek kadar da var yani:
-Dördüncü azayım"

Yine memleketimizde yaşanmış bir bürokrasi komedisini okuduğunuz zaman bu kadarı da pes doğrusu diyeceksiniz.

Tarım bakanlığı, il müdürlüklerine bir yazı gönderir."İlinizin bulunduğu bölgedeki karga,yaban domuzu vb.tarımsal alanlara zarar veren yabani hayvanların belirlenip sayılarının bakanlığa bildirilmesi"ni ister.Asıl komedi bundan sonra başlar.Adı üzerinde yabani hayvan...Nasıl sayacaksınız? İl müdürleri aralarında istişare ederler.Sonunda herkesin bir rakam belirleyerek bakanlığa bildirmesi kararına varırlar.Buna göre kimi 30, kimi 20 yaban domuzu bildirir.
Aradan bir yıl geçer ve bakanlıktan bir yazı daha...
"Bölgenizdeki yaban domuzlarının son durumu nedir? Eğer sayıları 150 yi aştıysa sürek avı başlatın ve vurduğunuz domuzların kuyruklarını keserek ispatlanması için tutanak altına alın."
İl müdürleri yeni sayıları beşer onar artırarak bakanlığa bildirirler.İş böyle devam ededursun bürokratın birinin tayini Tunceli iline çıkar.O yıl bir yazı daha gelir bakanlıktan.
Malum ...Yaban domuzlarının yeni sayısı sorulur.Bürokrat bir bakar ki; Tunceli il sınırları içerisindeki domuz sayısı bir önceki yıl 149 olarak bildirilmiş.Artıracak olsa sürek avı başlatması gerekecek.Üstelik işlemlerde cabası...Yeni sayıyı 50 olarak bakanlığa bildirir.Bakanlıktan cevap gecikmez.Ne oldu 99 yaban domuzuna?...Bürokrat bir düşünür ve şu cevabı yazar;
"İl sınırlarımızdaki yaban domuzu sayısı aşırı arttığından köylüler yasa dışı olarak sürek avı başlatmışlardır.Bunun üzerine domuzlar kaçarak komşu il Erzincan sınırları içerisine girmişlerdir."
Bakanlık hemen Erzincan Tarım il müdürlüğüne bir yazı yazar ve Tunceli'den gelen 99 yaban domuzunun akıbetini sorar.Erzincan'dan şu cevap yazılır. 99 yaban domuzu hızlarını almayarak komşu il Erzurum sınırlarına girmişlerdir.Erzurum'a sorulur 99 domuzun akıbeti.Erzurum'dan yazılan cevap ta benzeri ...Hızlarını alamayarak Ağrı ili sınırları içerisine girmişlerdir."Ağrı'dan gelen cevap ise domuzların hızlarını alamayarak komşu ülke sınırları içerisine girdikleri yönündedir.
Acaba bakanlık komşu ülkeden 99 yaban domuzunun akıbetini sormuş mudur bilinmemektedir?
Eeee ne diyelim! Bürokratik olaylar zor da olsa bize gülümsetecek malzeme lazım değil mi?

29.08.2006 tarihinde Özsöz gazetesinde yayınlanmıştır.

AŞKA DAİR
Tarifi çoğu kez mümkün olmayan bir duygudur aşk.Herkes kendine göre yorumlar ama hiç kimsenin yaptığı tarif başkasına uymaz.Kimine göre işkencedir,kimine eğlence, kimine göre bir meraktır,kimilerine göre de "En sevgili'ye" duyulan özlemdir aşk.
Biz Leyla ile Mecnun'u ,Ferhat ile Şirin'i dinledik okuduk her zaman.Bunun gibi aşklar kültürümüzde,edebiyatımızda sayfalar dolusu yer almıştır.Topluma hatta tarihe mal olmuşlardır.Bir de sıra dışı aşklar vardır ki,onları kitap sayfalarında pek nadir görürsünüz.Belki de bir çoğundan haberiniz bile olmaz.
Bir televizyon programcısı Muş Hasköy'de çocuklarla sohbet ediyor.Çocuklara bir çok soru sorduktan sonra aşkın anlamını soruyor.Çocukça bir çok yorum yapılıyor.İster istemez gülümsüyorsunuz.Peki sen ne düşünüyorsun aşk hususunda? Diye soruyor yapımcı... Ağabey aşk var ya ,işte insanlar arabesk dinlirler ya ,üstlerini başlarını yırtillar ya, işte aşk ele bişey...Diye yorumlamaya devam ediyor delikanlı adayı...Başka bir bakış açısı da yine bir Anadolu delikanlısından:Yağız Anadolu delikanlısı oturup bir ağaç dibine ah,of çekerken oradan geçen birisi merak eder ve sorar.Nedir senin derdin söyle bakam? Heç sorma ağam...Oy ben öleydim.Ve devam eder.Hem sevirem,hem sevilirem.Adam dayanamaz;Daha ne istiyorsun kardeşim bu devirde hem seven,hem de sevilen kaç kişi var ki? Eee işte sorunda orada ya! Ben Fato'yu sevirem,Fato beni sevmir.Ben Ayşe'yi sevmirem,Ayşe beni sevir.Ya işte hem sevirem hem de sevilirem.Oy ben öleydim!
Bir nehrin iki yakasında oturan iki gencin aşk hikayeleri daha enteresandır.Anadolu delikanlısı karşı yakadan yanık yanık türküler söyleyen genç kızın sesine vurulur.Bir akşam kafaya koyar yüzerek karşı yakaya geçer.Aslında o nehir öyle kolay yüzülecek bir nehir de değildir.Ama aşkın gücü yaptırır bu işi delikanlıya...Akşam karanlığında varır kızın yanına,tanışırlar ve bir birlerine aşık olurlar.Ertesi akşam yine gelir delikanlı yüzerek.Derken bu uzun zaman devam eder.Bir akşam yine iki aşık yan yana iken delikanlı,kızın kör olduğunu fark eder.Bu durumu büyük bir telaşla kıza söyler ve ardından hemen karşıya geçmek için nehre yönelir.Kız arkadan suya girerse boğulacağını söyler ama nafile, delikanlı dinlemez.Suya atlar ve boğulur.Evet o delikanlıyı oraya kadar yüzdüren karşıya olan aşktır.Aşk bitince her gün yüzerek karşıya geçen genç boğulacaktır.
Anadolu penceresinden aşka bakıştı bu boyut.Anadolu coğrafyasında daha nice aşklar yaşanmıştır.Tarifi mümkün olmayan,kaleme kağıda sığmayan daha niceleri...
Yine Mimar Sinan'a Üsküdar ve Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camilerini yaptıran da aşkın ta kendisidir.Koca Sinan aşık olur Padişahın güzeller güzeli kızına...Ama nafile.... Ulaşılamayacak bir aşktır bu. O koskocaman Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'dır.Koca Sinan o kocaman aşkını şehrin bir doğusuna bir de batısına yapacağı iki cami ile anlatacaktır ama yıllar sonra anlaşılacaktır gerçekler.Mihr-i Mah ;Güneş ve ay anlamındadır. Sinan'ın Üsküdar'da yaptığı cami nin sabah namazından sonra batısına geçip yüzünüzü doğuya döndüğünüzde güneşin iki minarenin arasından doğduğunu görürsünüz.Yine Edirnekapı'daki camide de akşam aynı pozisyonda ayın doğduğunu görmeniz mümkündür.Bu aşk Sinan'a biraz pahalıya mal olsa da, zamana ve mekana meydan okumaktır.
Aslında insan oğlu her zaman birilerine bir şeylere özlem duyar,bağlanır,sever ama aşk farklı bir şey olmalı...Nehri yüzerek karşıya geçirtecek bir sevgi,adına iki cami inşa ettirecek bir sevgi gerçek aşk olsa gerek.Ama en sonunda Mecnun'un Leyla'ya söylediği gibi."Benim aradığım Leyla sen değilsin." Denileceğinden emin olunmalıdır. Gerçek aşk fanilere olamaz,olmamalıdır...

"15.08.2006 Tarihli Erzincan ÖZSÖZ gazetesinde yayınlamıştır."

YA NASİP !
İnsanoğlunun kaderi kendi elinde olmadan daha önceden yazılmıştır.Ama insana bir de cüzi irade vermiştir Yüce Yaradan...İnsan hayatta bir çok şeye kendisi yön verme yeteneğine sahiptir.Başarılarımızın ve başarısızlıklarımızın altında bu cüzi iradeyi kullanabilme becerimiz yatmaktadır.Ama yine de temelde nasip esastır.
Sultan Mahmud Han zamanında, İstanbul'un bir köşesinde "Tıkandı baba" isminde bir zat yaşarmış.Tıkandı baba çaycılık yaparak geçimini sağlarmış.Bu şahsın varlığı bir gün Sultanın kulağına gider.Tebdili kıyafet ile çıkar halkın içine yüce Sultan.Araya sora bulur Tıkandı baba'nın çayhanesini.Girer mekana destur ile ve bir köşeye oturur.Bir çay ister ve çayı getiren koca ihtiyara sorar Tıkandı baba meselesini.Adam önce anlatmak istemez ama karşısındakinin düzgün kıyafeti ve konuşması ile ısrarına fazla dayanamaz ve başlar anlatmaya:
Bir gün rüyamda, beş kurnası olan bir çeşmenin başında beş arkadaşım ile birlikteydim.Herkes bir kurnanın başında duruyordu.Herkesin suyu çok iyi akarken benim suyum az akıyordu.Kurnamın tıkalı olduğunu düşünerek oracıktan bulduğum bir ağaç dalını kurnanın deliğine sokmaya başladım.Derken ağaç içeride kırıldı ve benim çeşmemin suyu iyice kesildi.Ertesi gün bu rüyayı arkadaşlarıma anlattım.Zaten nasipsiz birisi olduğumu bilen arkadaşlarım bana o günden beri "Tıkandı baba" lakabını taktılar.O gün bu gündür adımız Tıkandı babaya çıktı evlat .Der ve içini derin bir şekilde çeker.
Bu olay Sultan Mahmud'u çok etkiler.Adamlarına derhal bir emir verir ve bir ay süre ile Tıkandı baba'ya her gün bir tepsi baklava götürmelerini ve her diliminin altına bir altın yerleştirmelerini emreder.Birinci gün baklava götürülür.Tıkandı babanın da canı uzun zamandır şöyle bir baklava çekmektedir ama evdeki ihtiyaçlar baklavayı yemesine engel olur.Hemen baklavayı oradaki Yahudi bir tüccara satar ve aldığı üç kuruşla evine ekmek götürür.Bir iki gün derken gelen bütün baklavaları satar. Otuz gün sonra Sultan,adamlarını yanına alarak tekrar gelir tıkandı babanın mekanına.Tıkandı baba padişahı karşısında görünce bir an şaşırır.Padişah yine sersefil durumda gördüğü Tıkandı babaya durumu izah ettiğinde gözleri dışarıya fırlar adamcağızın.Ama bir şans daha sunar kendisine ve götürür hazinenin başına eline bir kürek vererek bir seferde alacağı bütün altınların kendisinin olacağını söyler.Heyecandan küreğin ters tarafını altın yığınına daldırır zavallı ve yine eli boş çıkar oradan.Artık çok sinirlenen Sultan Mahmut adamlarına tekrar emir verir ve Tıkandı babanın derhal Çamlıca'ya çıkarılmasını ve kendi seçeceği taşı fırlatabildiği mesafedeki arazinin kendisine tapulanmasını söyler.Adamcağız ne olduğunu anlamadan Çamlıca'nın tepesinde bulur kendisini.Kendisine bir taş seçmesi söylenir.Bu olaya pek anlam veremediği içinde gidip koca bir kayayı seçer.Sonra o kayayı fırlatacağı alanın kendisine verileceği söylenince heyecan ve panikle kayayı kaldırmaya çalışır ve kayanın altında kalarak can verir. Olay derhal Sultan Mahmud'a iletilir.Sultan şöyle bir duraksadıktan sonra insanlığın yıllarca ders alacağı şu sözleri söyler."Vermemiş Mabud,ne yapsın Sultan Mahmud."
Kıssadan da anlaşılacağı üzere, nasip; Hayattaki fırsatları değerlendirebilme becerinden başka bir şey değilmiş.

05.09.2006 Tarihli" Özsöz" gazetesi

TÜRKİSH MEDYA VE HABER YAYGARASI
Akşamları işten gelip şöyle kanepenin üzerine uzandım.Tipik aile reisi olarak elimde kumanda tv kanallarını zaplamaya başladım.Bütün kanallarda haber programları var.Birini açıyorum Ankara yakınlarında trafik kazası üç ölü, beş yaralı.İçim daralıyor,diğerine geçiyorum.Üç ay önce kaybolan çocukların cesetleri bulundu.Fe subhanallah...Diğer kanala geçiyorum.Ekranın bir köşesinde "canlandırma" yazısı gözüme ilişiyor.İzlemeye devam ediyorum.O sırada ok işaretleriyle uyarılar gözüme çarpıyor.Sayın seyirciler S.Ç arkadaşını tam şuraya getirdi ve elindeki bıçağı tam altı kere soktu çıkardı...Aman Allah’ım başka haber yok mu bu memlekette?Derken; Kamer Genç’in Avrupa Parlamentosundaki o meşhur tespitleri aklıma geliyor.Kendisine, sizin meclisinizde neden hep kavga oluyor sorusu sorulduğunda.Bizim halkımız da kavga ediyor,biz o halkın temsilcileriyiz demişti.Evet bu memlekette ya iyi şeyler yaşanmıyor ya da Medya yaygarası...Ama adı ne olursa olsun.Bütün eğitimcilerin kabul ettiği bir şey var ki: Kötü örnek asla örnek olamaz.
Eskiden evimizde bir pilli radyomuz vardı.Pilleri bitmesin diye pek açmazdık.Rahmetli babam hemen kızardı.
-Yavrum bitirmeyin şunun pillerini acansları dinliyorum. Derdi.
Biz ona inat gizli gizli ya türkü dinlerdik, ya da haftada bir Fenerin maçını...
Yine de çok mutluyduk.Günler geçti,zaman döndü televizyon geldi.Yine mutluyduk.Sadece TRT yi seyrettiğimiz zamanlarda, resmi protokol haberleri izlediğimizde bile bu kadar gerilmiyordu insan.TRT de izlediğim bir haber bülteni aklıma gelince hala gülmekten kendimi alamam.Sayın seyirciler Cumhur başkanı Sayın Süleyman Demirel şunu söyledi.Başbakan Sayın Mesut Yılmaz şöyle dedi.Başbakan yardımcısı Sayın Bülent Ecevit "Bu yıl havaların sıcak gittiğini söyledi." Gülümseyip geçiyoruz en azından.
Ta ki tv kanalları çoğaldı,habercilik anlayışı değişti,sokaklardaki bütün kalitesiz insanlar muhabir ve televizyoncu olmaya başladı, Yani tüfek icat oldu mertlik bozuldu...
İşte televizyonunda haberlerinde tadı tuzu kalmadı. Sabahtan akşamlara kadar şiddet,gerilim,muzır yayınlar izleyen insanları ne kadar etkiliyor apaçık ortadadır.Basın özgürlüğünün bu kadar sınırlı olduğu bu ülkede bunlar yaşanıyorsa,maazallah ya basın özgürlüğü olsa nelerle karşılaşırdık.
Televizyonun iyi bir iletişim ve eğitim aracı olduğu bir gerçektir.Oturup köşe bucak ahkam keseceğimize bunu daha olumlu kullanmanın yollarını aramanın zamanının geldiğini düşünüyorum.Özellikle eğitim camiasında bu alet daha iyi daha bilinçli kullanılmalı.
Geçenlerde bir gazete haberinde Belçika’da okullarda televizyon izleme dersi konulduğu yazıyordu.Biz başkasından görmeyince aklımıza gelmez ya ,olsun yine de bu bizim için bir başlangıç olmalıdır...