hamdiulker24.sitemynet.com
y12.jpg

köşe-1
köşe -2
Köşe-3
13 Şubat Devlet Hastanesi-4
Köşe-5
Uzakdoğu Spor Kulübü Faaliyetleri

köşe -2


14.11.2006 Tarihli Özsöz Gaztesi

KENT VE ÜNİVERSİTE
California, Oxford,Lozan,Bağdat,İstanbul ve daha bir çok kent... Bu kentlerin isimlerini duyduğumuz zaman aklımıza tarih,kültür,bilim adına yaşanmış ve yaşanmakta olan bir çok şey gelmektedir. Bu bir çok şeyin arasında o kentleri kültür ve bilim kenti yapan üniversiteler de gelmektedir. Üniversiteler insanlık tarihinde bilim ve kültür yuvaları olmuşlardır. İnsanlığın gelişmesinde en önemli rolü oynamışlardır. Ülkemizde üniversitelilik oranı hala çok düşüktür. Beş on yıl öncesine uzandığımız zaman üniversiteler zaten hayaldi. Özel üniversitelerin açılmasının yanı sıra devlet üniversitelerinin gelişmesi ve çoğalması ile yavaş yavaş bu sorun çözülmeye başlamıştır.
Üniversiteler dünyanın bir çok yerinde bağımsız kurumlardır. Bilimsel çalışmaları daha rahat, tarafsız ve nezih bir ortamda yapabilmeleri için bağımsızlık gereklidir. Ülkemizdeki üniversiteler ne yazık ki bu özellikten kısmen yararlanabilmektedirler. Kanun ve yönetmeliklerin izin verdiği daha doğrusu YÖK'ün izin verdiği çerçevede bağımsız ve tarafsız olabilmekte,bilimsel ve kültürel çalışmalarını da bu çerçevede yapabilmektedirler. Kendine özgü bir güce sahip olan YÖK, Üniversitelerde de kendi belirlediği şablona uygun insanları barındırmaktadır. Zaman zaman kıyafetinden dolayı,inanış ve yaşayışlarından dolayı insanların üniversite ortamından dışlandığını görmek mümkündür. Siyasi fikirlerinden dolayı üniversitelerden atılan bir çok insanımız mevcuttur. Hatta babasının siyasi tercihlerinden dolayı ülkemizde sakıncalı damgası yiyip te yurt dışında bir çok başarıya imza atan bilim adamlarımızın varlığından sanırım bir çoğumuzun haberi vardır.
Üniversiteler bir çok gencimizin henüz olgunlaşma döneminde tanıştığı bir ortamdır. Birazda özgürlük yakalamışken, gençlerin burada bir takım hatalarda bulunmaları kaçınılmaz olmaktadır. Bir profesör ve üniversiteden atılan bir gencin tartışmalarını izlediğim zaman gerçekten bu ülkede güneşin balçıkla sıvanmaya çalışıldığını görmüştüm. Genç, içerisinde biriktirdiği yılların öfkesini yaşamış olduğu canlı yayın heyecanıyla karıştırarak karşısındaki profesöre "Neden beni okuldan attınız? Hayatımla oynadınız?" Gibi sorular yöneltiyordu. Profesörün yanıtı çok ilginç ve gülünç. Efendim siz yasa dışı oluşumlar içerisindeydiniz. Onun için attık sizi. Bunun üzerine o genç şu cevabı veriyor. Efendim ben o zaman henüz daha olgunlaşmamıştım. Bir takım hatalarım olması gayet normaldi. Madem ben yanlış yapıyordum. Beni okuldan atacağınıza bana doğruyu öğretmeyi deneseydiniz. Evet ne yazık ki bu ve daha niceleri...
Yeni üniversitelerin kurulma kararı alındığı zaman YÖK'ün feryadını,figanını hepimiz duyduk. Zaten var olan üniversitelere personel bulunamıyor. Var olan üniversiteler maddi ve manevi sıkıntıdayken yeni üniversiteleri bu ülke kaldıramaz. Evet efendim kaldıramaz tabiî ki. Dünyada bir çok başarıları bulunan kalp cerrahlarını, beyin cerrahlarını, daha nicelerini fikirleri sizinkine uymuyor diye dışlarsanız bulamazsınız gerekli personeli. Üniversiteleri, başkalarının hazırladığı tezlerle doktoralarını tamamlayan bir çok elemanla doldurmaya çalışırsanız o üniversitenizin kalitesi,inandırıcılığı ve gücü elbette azalacaktır.
Bir kentin üniversitesinin olması,o kentin insanlarının büyük çoğunluğunun üniversite bitirmiş olmaları artık kaçınılmaz olmuştur. Bir milleti yüceltmenin, muasır medeniyetler seviyesine çıkarmanın tek yolu üniversiteden geçmektedir. Buna artık tabandan tavana herkes inanmaktadır. Lakin bilimsel çalışmalardan yoksun,kendisini geliştirememiş elemanlarla dolu tabela üniversitelerinin bu ülkeye ve kentlere maddi külfetten başka bir şey getirmeyeceği de artık bilinmelidir. Unutulmamalıdır ki "Bilgi güçtür." Bu güçte gerçekçi bir akademik çalışma ile elde edilebilir...

31.10.2006 Tarihli ÖZSÖZ gazetesi

ÇÖZÜM ASLINDA ÇOK KOLAY OLABİLİR

İnsan hayatı problemlerden ibarettir. Zaten problemler de olmasa sanırım hayatın anlamı kalmazdı. Meselelerle uğraşmak hem insanın ufkunu açıp,zekasını geliştir hem de insan için bir meşgale olur. Bazen de bir mesele ile uğraşırken başkalarının çözümünü bulduğunuz olmuştur. Kimi problemler aslında çok basittir ama bize çok karmaşıkmış gibi gelir. Bazıları ise çok zordur ama belki de çözümleri çok kolaydır. Önemli olan hayata pozitif bakabilmektir. Hayatta bu meselelere örnek olacak bir çok olayla karşılaşmanız mümkündür..
Memleketimizin şirin bir köyünde Hasan Efendi diye biri yaşardı. Hasan Efendi dededen beri varlıklı bir ailenin mensubuydu. Kendisi altmışlı yaşlarda varlıklı bir ağaydı. Bir sabah şiddetli bir baş ağrısıyla uyanarak yatağından kalkar. Sağa sola bağırıp çağırmaya ve baş ağrısının geçmesi için bir şeyler yapılmasını ister. Derken çok geçmeden bir ağrı kesici getirilir. Hasan Efendi ağrı kesiciyi alır ama nafile hiç fayda etmemiştir. Sürekli gözleri yaşarıyor, hapşırıyor ve başının ağrısı git gide artıyordu. Hemen hastaneye götürülüyor. Hastanedeki bütün doktorlar seferber oluyorlar. Hasan Efendi'nin kafasının röntgeni,tomografisi çekilir. Bütün tahlil ve tetkiklerin sonucunda hiçbir bulguya rastlanamıyor ve Hasan Efendi'ye güçlü bir ağrı kesici yapılarak ağrısı hafifletilerek evine gönderilir. Aradan geçen birkaç saat içerisinde ağrılar tekrar şiddetlenince artık büyük şehirde büyük bir hastaneye gitmenin şart olduğu kararı verilerek Hasan Efendi İstanbul'da büyük bir hastaneye götürülür. Burada yapılan tahlil ve tetkikler sonucunda da Hasan Efendiye hiçbir teşhis konulamaz. Nitekim Hasan Efendiyi evine gönderirler. Çevredeki herkese haber salınır. Hasan Efendi'nin derdine derman bulan her kim olursa kendisine büyük bir mükafat verileceği duyurulur. Gelenler,gidenler,okuyanlar üfleyenler, nafile... Hiç bir şey Hasan Efendinin baş ağrılarını dindiremez. Bir gün artık yurt dışına gitmenin zamanı geldiğine karar verilerek Hasan Efendi Newyork, Zürih,Londra gibi önemli yerlerdeki çok önemli doktorlara götürülür. Yine hiç bir çözüm bulunamaz. Artık Hasan Efendi de ölümün yaklaştığını ve gidip Allah'a tevekkül edip ölümü beklemekten başka yol olmadığını kabullenir. Memlekete getirilir. Kendisine güzel bir yayla evi hazırlanır. Ağrı kesicilerle hayatının geriye kalan belki birkaç ayını burada geçirecektir. Geceleri uyuyamıyor,hayatı zehir olmuştur artık... Bir gün moral olsun diye Hasan Efendinin berberi yanına getirilir. Berber Mehmet,gelip Hasan Efendi'yi bu halde görünce çok üzülür. Hasan Efendi ile muhabbet etmeye çalışırken birden aklına bir şey gelir. Hasan efendiye dönerek;
-Sakın burnunda kıl dönmesi olmasın der..
Burnun içerisine şöyle bir baktıktan sonra cımbızı alıp Hasan Efendinin burnunun içerisindeki on santimetre uzunluğundaki kılı çekip alır. Feryat figan ortalığı yıkadursun berber Mehmet tekme tokat kapı dışarı edilir. Hasan Efendinin kanayan burnu pansuman edilir,ağrı kesicisi yapılarak yatağına yatırılır. Hasan Efendi derin bir uykuya dalar günlerdir hiç böyle bir uyku uyumamıştır. Ertesi sabah gülücüklerle uyanır Hasan Efendi. Ev halkı hayretler içinde Hasan efendinin iyileşmiş olduğuna inanmaya çalışıyorlardı. Hemen bir araba hazırlanıp şehirdeki hastaneye gidilir. Doktorlar olay karşısında şaşkınlıklarını gizleyemez ve kılın dönerek sinirlere doğru ilerlediğinden bütün bu sıkıntıların yaşandığını doğrularlar. Daha sonra berber Mehmet çağrılarak mükafatlandırılır ve gönlü alınır.
Bu olaydan etkilenmemek ve ders almamak elde değil. Görülüyor ki çözülmez sanılan sorunlarımızın çözümleri aslında kendimizde gizlidir ve çokta kolaydır...

17.10.2006 tarihli ÖZSÖZ gazetesi

BAŞARMANIN İNCE NOKTALARI
Başarı,kiminin yıllarca özlemini çektiği,kimilerinin de doya doya yaşadığı bir hayat gerçeğidir. Başarmanın bütün sırrı aslında insanın kendi tabiatında saklıdır. İnsanın yaradılışı gereği başarabileceği alanları keşfinde saklıdır bütün sır. Belirlediğiniz noktayı iyi tespit edip inançla direndiğiniz zaman başaramamanız söz konusu değildir.
Bir hayat felsefenizin olması,bu hayat felsefenizin ciddi,güçlü ve samimi olması hayata bakışınızı güçlü kılacak ve insanlar arası iletişiminizi artıracaktır. İnsanlar ile güçlü,sağlıklı bir iletişim başarının en temel unsurlarındandır. Antony Robens'in "Sınırsız Güç" isimli eserini ilk okuduğum zaman insanoğlunun başaramayacağı bir şeyin olmayacağına inancım biraz daha artmıştı. Hayata fiziksel ve psikolojik dezavantajlarla başlamış Robens.. Bu olumsuzlukları kendi tabiatında aradığı çözüm yollarıyla bir bir aştığı zaman kendisini başarının zirvesinde buluvermiş birden...
Hayatınızda yeni düzenlemeler yapmak,hayat felsefenizi gözden geçirmek,başarmak istiyorsanız işte size iki önemli ipucu sunacak iki hikaye...
Ünlü düşünür lao-tse ,bir gün çok yaşlı bir arkadaşını ziyarete gitti. Shang Yung adındaki arkadaşıyla aralarında insanlara gençlik veren ilaçlar ve otlar üzerinde konuşmaya başladılar. Lao-tse dostunun uzun yaşamını nelere borçlu olduğunu sorunca yaşlı adam ağzını bir karış açarak sordu:
- Bak bakalım dişlerim hala yerinde duruyor mu? Lao-tse;
- Hayır durmuyor! Diye cevap verdi.
-Peki bak bakalım dilim hala eski yerinde mi? Lao-tse
- Tabii ,eski yerinde duruyor.
-Öyle ise bunların sırrını anladın mı?
- Sanırım anladım.Dedi lao-Tse...
Yumuşaklık her zaman sertliğe üstün gelir. Öyle değil mi?
-Evet dostum iyi bildin. Hayatın felsefesi de bunlardan başka bir şey değildir...

Hayatta başarılı olmuş yaşlı bir adama sormuşlar; Hayatın bize mutluluk ve başarı getirmesi için ne yapmalıyız?
Şu cevabı vermiş Koca Çınar;
Köylünün birine sormuşlar; İneğin ne kadar süt veriyor? Köylü şu cevabı vermiş;
"Benim ineğim süt vermez. Sütü ondan ben alırım."
Kimileri şanslarının gücüyle başarıp hayatını idame ettirse de mutluluk ve başarı hayatta kimseye altın tepsi ile sunulmaz. Onu kendiniz yakalamanız gerekir. Öyle ise başarmaktaki marifet, hayattaki ince ayrıntıları yakalayabilmekte gizlidir. Bunun yolu da sağlıklı düşünüp, mücadele etmekten geçer.


07.11.2006 Tarihli "Özsöz"Gazetesi

ANADOLU'YA NAMELER...
Ey Anadolum!
Sen ki nice medeniyetlerin beşiğisin. Nice yiğitlerin sevgilisi,nice güzellerin tek sevdiğisin. Senin için ne türküler yakılmış,ne şiirler yazılmış.Savaşlar yapılmış günlerce kanlı bıçaklı. Senin uğruna nice yiğitler girmişler hayatlarının baharında kara topraklara..Sen anasın,sen yarsın sevgilisin. Bereketli toprakların her zaman mutluluk dağıtmış kendisini sevenlere,sevmeyenlere..Merdi de namerdi de sana sığınmış her zaman...
Ey Anadolum!
Zaman gelmiş er meydanı olmuşsun koç yiğitlere, yine zaman gelmiş ki namertler ,alçaklar tünemiş dallarına. Alimler de zalimler de senin koynunda barınmış. Eşkiyalar, vurguncular,talancılar musallat olmuş koca gövdene...Ama sen gücün,dirayetin sembolüsün. Hep ayakta kalmış ve direnmeyi bilmişsin. Sana aslında aşıktır seven de sevmeyen de...
Ey Anadolum!
Asırlardır yüce bir millete vatan olmuş,yurt olmuşsun. Bundandır sana olan muhabbetimiz. Senin kutsallığının yegane sebebi budur. Üzerinde yaşanan bunca çirkin olaylara rağmen eski değerinden bir şey eksilmedi bizim gönlümüzde. Senin bir suçun yok aslında ,biz biliyoruz. Yıllardır yalnız bırakıldın,sahipsiz kaldın. Elin memleketlerinde uzaya gidilirken sende yaşayanlar hala at sırtından inemediler bir türlü. Seçimden seçime hatırlandın hep. Uzaktan ahkam kesildi,şiirler yazıldı,edebiyatlar parçalandı senin için. Sana edebiyat parçalayanların hiç birisi tezek yakarak ısınmadı,sel basmadı evlerini,çığ altında kalmadılar. Şerefsiz bir gece baskınıyla kundaktaki yavrularını kaybetmediler. Aç, sefil bırakılmadılar hiç bir zaman. Anadolu'yu Anadolu'da yaşayanlara sözümüz yok bizim. Sevenlere sevgimiz vardır. Yeter ki sevgileri Anadolu gibi saf ve temiz olsun. Değerli üstad Abdurrahim Karakoç sana olan sevgisini bak ne güzel anlatmış o Anadolu kokan dizeleriyle..

Anadolu Sevgisi

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör
Her haftası bayram, her günü düğün;
Hele yaylalara çıkılsın da gör

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda yoncalar dizde...
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları...
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç..
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör

Anlamaz bilmezsin sen bizim halkı;
Sevgiyi bulasın yakına gel ki..
Kalıplar gerçeği göstermez belki,
Gönül perdeleri sökülsün de gör.



10.10.2006 tarihli ÖZSÖZ gazetesi

YETENEK ALLAH VERGİSİ
İnsan bir çok yeteneğini yaşamı boyunca eğitim sayesinde geliştirir. Eğitim bir süreçtir. Yani süreklilik gösteren bir olgudur. Yeteneklerimiz yaradılış gereği doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz arasında yer almaktadır. Her insan şiir yazamayacağı gibi,her insan da futbol oynayamaz. Son yıllarda popüler olan çoklu zeka kuramı insanın bu yönünü ele almaktadır. Çoklu zeka kuramı hiç de basite alınacak bir şey değildir.
Yıllar önce bir ülkenin güçlü,otoriter ve sevilen bir hükümdarı vardır. Bu hükümdarın biricik oğlu tahtın tek varisidir. Gel gör ki hükümdarın bunca çabalarına rağmen oğlunun hiç mi hiç hükümdar olmak gibi bir niyeti yoktur. Ata binmek yerine tarlada çalışmayı yeğler,emretmeyi bilmez ahali gibi davranırdı. Hükümdar bir gün ülkenin bilge kişilerini yanına çağırır. Gayet ciddi ve sert bir şekilde oğlunu yetiştirecek bir bilge aradığını söyler. Bu işe soyunan bilgenin başarısız olmak gibi bir şansı da yoktur. Yani ya çocuğu adam edecek,
ya da kelle gidecek. Herkes bu ağır şartlar karşısında bir bir geri çekilir. En sonlarda kalan birisi hükümdara yönelerek bu işe talip olduğunu söyler. Hükümdar şartlarını tekrar hatırlatarak bilgenin tekrar düşünmesini söyler. Bilge kendinden emin bir şekilde süre ister. Hükümdar durumu kabul eder ve şehzade bilgeye teslim edilir. Yıllar sonra bilge,şehzadeyi yeteri kadar eğittiğine karar verir ve şehzadeyi alarak huzura çıkar. Tabiki bu eğitimin sonunda bir imtihandan geçirilecektir şehzade... Hükümdar çağırır oğlunu huzuruna ve birkaç kelam etmesini emreder. Şehzade başlar anlatmaya: Bir ok attım gitti göl oldu... Kimse bir anlam veremez bu söze. Bilge araya girer hemen. Hükümdarım der; Muhterem şehzadeniz çok detaylara girmeyi sevmez. Demek ister ki; Bir ok ile o kadar düşman öldürdüm ki kanları göl oldu. Hükümdarın yüreğine su serpilir ve gözleri ışıldar. Devam eder şehzade; Bir ok attım gitti kebap oldu. Herkes anlamını arayadursun,bilge araya girer. Yani şehzade demek ister ki; Bir ok ile bir hayvan vurdum ve kebap oldu. Devam eder şehzade; Bir ok attım gitti aşure oldu. Bu kadar saçmalık artık bilgeyi çığırından çıkarır. Hükümdarın huzuruna yaklaşır,yere diz çöker. Yüce hükümdarım boynum yolunuza fedadır. Lakin şu geri zekalıya bir sorar mısınız? Ben de merak ediyorum,ok nasıl gidip aşure olmuş?
Olmazsa olmuyor işte. Herkesin tabiatı gereği farklı yeteneklerinin olduğunu bilselerdi bu kadar kendilerini ve eğitilecek insanı heder etmeden daha kolayca hallediverirlerdi bu işi. İnsanları hep bir kalıba sokmaya çalıştığımızdan olsa gerek eğitimde istediğimiz verimi alamamaktayız. Bu işin semeresini ancak bilinçli bir eğitim ile almamız mümkündür. Eğitim kurumlarımızın, insanlarımızın artık bunu hayata geçirmesi gerekir. Dozer operatörü olmaya meyilli insanlarımızı artık Doktor yapmaya uğraşmamamız gerekir. Nitekim çoklu zekayı eğitim öğretimde uygulamaya başlayanlar olumlu sonuçlarını almaya başlamışlardır.


03.10.2006 tarihli "ÖZSÖZ"gazetesi

TEKNOLOJİYE ALIŞAMADIK GALİBA!

Dünyada ve buna bağlı olarak ta ülkemizde teknoloji de yaşanan müthiş gelişmeler insan hayatında çok önemli değişiklikler,kolaylıklar sağlamıştır. Çok değil birkaç yıl önce bir nüfus cüzdanımızı değiştirmek için yaşadığımız sıkıntıları artık yaşamıyoruz. Sadece bilgisayarın hayatımıza sağladığı kolaylıkları saymaya kalkışsanız ortaya çok ilginç sonuçlar çıkar. Bu ve bunun gibi gelişmeleri saymakla bitirmek mümkün değildir.
Bankalardan mahkemelere, nüfus işerinden maliyeye her konuda bilgisayarın nimetlerinden yararlanılmaktadır. Son zamanlarda geliştirilen bir e-devlet projesi var ki zaten hayatımıza sağladığı kolaylıklara diyecek yoktur.
Teknoloji kapımızı çok ansızın çaldı sanırım. Bunun için de hazırlıksız yakalandık. Bilgisayar kullanmanın eğitimini almadık bir çoğumuz. Bu yüzden de zaman zaman iş kazaları ile karşılaşmamız kaçınılmaz oluyor. Gazetede okuduğum bir haber bu iş kazalarının sadece bir tanesi.
Erzincan'da yaşayan Sinan Kaya ismindeki vatandaşın yaşadığı olay bir çoğumuzu gülümsetti belki ama Sinan Kaya'nın daha uzun süre uğraşmasına ve sıkıntıya girmesine neden olacaktır. Aslen 1978 Erzurum doğumlu olan Sinan Kaya ,Erzincan'da ikamet etmektedir. Askerliğini yapmış,akabinde de sevdiği kızla evlenerek Erzincan'a yerleşmiş. Buraya kadar pek abes bir şey görünmüyor. Ta ki bir gün küçük çocuğuna sağlık karnesi çıkarmak için gittiği nüfus müdürlüğünde nüfus kayıtlarında kadın olduğunu öğrenene kadar her şey normal gitmektedir. Şimdi ne yapacak Vatandaş Sinan...Al başına bir sürü sıkıntı. Aklımıza hemen "Yaşar ne yaşar,ne yaşamaz" hikayesi geliyor. Hadi o zaman hep yanlış anlaşılmaktan olurdu bu tip kazalar. Bir çok vatandaşın ismi veya soy ismi o anki nüfus memurunun anlayış ve yeteneğine göre şekillenmişse de artık bu tür "Yaşar" hikayelerinin yaşanması üzücüdür..
Yine bir öğretmenin yaşamış oldukları ,gerçi düzeltilmesi mümkün ama bu kadarı da pes yani dedirtiyor insana..
Öğretmen arkadaşım tayin isterken kullanabilmek için ilsis programından görev belgesi çıkarır. Bir de ne görsün, öğretmenim göreve başlar, bir yıl sonra askere gider ve askerlik sonrası doğum iznine ayrılır. Ya bu öğretmen askere gittiğine göre erkektir, iyi de erkek nasıl doğum iznine ayrılır. Bunlarda bir teknoloji kazası tabiî ki... Evet bu bir teknoloji kazasıdır ve kazazede çekecektir sıkıntısını.
Teknolojinin nimetlerinden yararlanırken acemi sürücülerin yapmış oldukları kazalar sonucu bir çoğumuzun başı belaya girmekte,bir çoğumuz mahkeme kapılarını aşındırmaktayız. Bu gibi teknoloji kazarlına karşı vatandaşı koruyacak,vatandaşın gördüğü zararı karşılayacak hukuki zemin de hala oluşmamıştır. Umarız artık bu tür kazalar yaşanmaz.Yaşansa da zarar en asgari düzeyde vatandaşa yansır.