|
19.12.2006 Günü yayınlanan yazı "Özsöz"
ÖN YARGI
Gelişmiş toplumlar da dahil olmak üzere insanoğlunun büyük çoğunluğunda mevcut olan bir hastalıktır ön yargı. Kimileri toplumun alt tabakalarına münhasır bir olumsuzluk olarak görseler de ,bu tespitin pek inandırıcı olmadığına hepimiz şahit olmuşuzdur. Yakından uzağa doğru sıralayacak olursak; Kimimizin Galatasaraylılara,Fenerbahçelilere kiminin sağcıya kiminin solcuya ve hatta karşı cinsten olanlara bile yaşama hakkı tanımayacak kadar nefret,kin doluyuz. Bir liderin kendi gibi düşünmeyen alt tabakayı potansiyel tehlike olarak görmesi, Avrupa Birliği ailesinin hala Türklere olumsuz bir tavır sergilemesi daha nicesi ve nicesi. Buların hepsinin temelinde karşı tarafı tanımadan karşı için tasarlanan ön yargı yatmaktadır.
Kimi zaman ön yargılarımızı kısmen de olsa yok etme çabası içerisinde olmuşuzdur. Bu girişimimiz sonucunda Galatasaraylıların hiçte korkulacak bir taraftar kitlesi olmadığına, karşı görüşten olan bir insanla kurulabilecek bir muhabbetin daha seviyeli ve daha tatlı olduğuna şahit olmuşuzdur. İnançları,kültürleri,kılık kıyafetleri farklı da olsa insanların bir şeyleri paylaşabildiklerini her zaman görmeniz mümkündür.
Bu aslında sanıldığı kadar çok ta zor bir olay değildir. Bütün marifet ilkel benliği yok etmekte,aklı selim davranmakta ve empati yapmakta yani kendimizi birazcık karşıdakinin yerine koymaktadır. Düşünce ufkumuzu geniş tutmayı öğrendiğimiz zaman başarılı olacağımızı zannediyorum.
Şu cam fanus sendromu hikayesi bu olayı çok güzel izah etmektedir.
Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler.
Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar.
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplar. Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi"ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir.
Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir. Buna "cam tavan sendromu" denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.
Düşünce ufkumuzu daraltan bu cam tavanı kaldırmanın, kimlere neler kazandıracağını veya kimlere neler kaybettireceğini hiç düşündünüz mü?
12.12.2006 Tarihli "Özsöz" gazetesi
FIRSATLARI KULLANMAK
Fırsatlar insanlar için hayatın anlamıdır. İnsanoğlu yaşamı boyunca fırsat kovalamak,yakaladığı fırsatları da iyi değerlendirmek zorundadır. Tabiî ki bu bir mahalle maçında kalenin önünde bekleyip gelen topu gol atmak gibi bir fırsatçılık değildir. Başka bir bakış açısıyla birinin ayağını kaydırıp yerine oturma yollarını aramak ta değildir. Sadece bazı fırsatlar hayatta insanın karşısına bir kere çıkar. Eğer çok şanslı iseniz belki bir kere daha karşılaşma şansınız olabilir. Bu fırsatları nimet bilip akıl, mantık ve vicdan çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Fırsat peşinde koşarken insani değerleri taşıdığımızı aklımızdan çıkarmadan, o fırsattan yararlanmak hakkımızı kullanmalıyız. Bakınız İbrahim Hakkı Hazretleri bu olayı bir dörtlükle ne güzel ifade etmiştir.
Bir iş üstüne düşme,
Olduysa inâd etme,
Haktandır o, red etme,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Başka bir yaşanmış olay ise fırsat değerlendirmenin zekicesi...
Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy, multimilyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen'e yeterince benzediği görüşündeydi.
Ancak, Kelen aynı fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.
Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, "Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir yazı verebilir misiniz?" Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen'in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teshir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı yazısını çıkardı. Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.
Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda zorluğu karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü. Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü. Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti.
Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, çünkü bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır. Marifet bu kapıları akıllıca aralayabilmektedir.
05.12.2006 Tarihli ÖZSÖZ gazetesi
BU DÜNYADA ÖZÜRLÜ YAŞAMAK
Ülkemizde yaşayan insan sayısına orantıladığımız zaman değişik şekillerde özürleri bulunanların sayısı hiç küçümsenecek gibi değil. Hangi nedenlerle olursa olsun bu insanlar dünyaya sakat olarak gelmişlerdir ya da hayatın bir safhasında sakat kalmışlardır. Hiç birimiz özürlü doğmayı veya sonradan özürlü olmayı istemeyiz. Kendi ellerinde olmayan nedenlerden dolayı hayatlarını sakat olarak idame etmek zorunda kalan binlerce insan var bu ülkede...
Sakatlık, kendisiyle eş değer olanlardan dezavantajlı olmaktır. Gözleri olanların doyasıya baktığı güzellikleri görememek görme özürlü için bir dezavantajdır. Yanındaki ile birlikte sohbet ederek cadde sokak dolaşanlar ayaklarını kullanamayanlar için tabiî ki çok şanslı ve avantajlıdır.
Dünyanın birçok geri kalmış ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de özürlülere verilen önem ve değer çok alt düzeylerdedir. Toplum içerisinde yaşayabilen,çektikleri onca sıkıntılara rağmen hayatını devam ettirmeyi başaran özürlü insanlarımızın caddelerde, sokaklarda toplu taşıma araçlarında çektikleri sıkıntılara bir çok kez şahit olmuşuzdur. Bazı özürlüler
vardır ki ,onlar hayatlarını ya belirli mekanlara kapalı olarak devam ettirirler ya da birilerine veya bir araca bağımlı olarak yaşamak zorundadırlar. Bunlar olayın teorik,biraz da demogojik yönüdür. Olayın yaşama akseden diğer bir boyutu vardır ki o boyut gerçekten çok üzücü hatta içler acısı bir durumdur.
Bu insanlar bu ülkede yaşama hakkına sahiptirler. Öyle ise insanca yaşama hakkına sahip olmaları için kendilerinden daha avantajlı insanların fiziksel güçlerinin yanı sıra akıl ve vicdan güçlerine de ihtiyaçları vardır. Eğitime öğretime ihtiyaçları vardır. Diğer insanların yararlandığı nimetlerden onlarında yararlanmaya ihtiyaçları ve hakları vardır. Kendilerine fırsat verildiği zaman hayatta neleri başarabildiklerini görmekteyiz. Gerekli eğitim ve rehabilite aşamalarından geçen çok ileri derecedeki sakatların bile mutlaka başardıkları şeyler olduğunu görmek mümkündür.
Hayata dezavantajlı başlamalarına rağmen onlarında şanslı olanları vardır. Hayatta Devlet babadan başka sığınacak hiç kimseleri olmayan şanssız kısmı çoğunluktadır. Şanslı olanlar özel statüdeki özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde eğitim görme şansına sahip olduklarından şanslıdırlar. Şanssız olanların Sosyal hizmetlere bağlı rehabilitasyon merkezlerinde bir çok olumsuzluğu yaşadığı,adeta toplumdan soyutlanırcasına oralarda tutulduğuna zaman zaman şahit olmuşuzdur. Bunca sakat yaşayanı olmasına rağmen, devletin hala bu konuda çok ciddi bir programının olmayışı çok üzücüdür. Bilim ve teknolojinin bu kadar ilerlediği çağımızda bu konularda çaresiz kalmak akıl ve mantık işi değildir. Olsa olsa tembelliktir,acizliktir hatta gerçek manadaki özürlülük budur.En büyük özür çare üretememe özrüdür. Toplumdaki sakat ve güçsüz insanlara yeteri kadar sahip çıkılamıyorsa suç özürlülerin değil, o ülkeyi yönetenlerin,o şehri yönetenlerin, o kurumları yönetenlerindir.
Bir, "Dünya Özürlüler Günü"nü daha geride bırakırken akıllarda hep çözüm bekleyen binlerce problem,düzeltilmesi gereken binlerce yanlış kaldı. Bunun yanı sıra kendilerine verilen imkanları son damlasına kadar değerlendirme çabasındaki özürlülerin yeteneklerini ortaya koydukları gösteriler hafızalarımızda iz bıraktı.
21.11.2006 Tarihli "ÖZSÖZ" Gazetesi
GELECEĞE UZANAN EL...ÖĞRETMEN
"Tüm öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler gününü tebrik ediyorum."
"Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek,
On yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik,
Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.
Bir kişiye bir balık verirsen doyar bir kere,
Balık tutmayı öğret doysun ömür boyu."
Toplumda çeşitli mesleklerden değişik insanlara bu dizelerin anlamını soracak olursanız sanırım binlerce yorum yapılır. Ama yapılacak en gerçekçi yorum eğitim ile ilgili yorumlar olacaktır. Eğitim mevzu bahis olunca hep bu dizeler örnek verilir. Gerçekten anlamca derin ve eğitimin önemini kestirmeden izah etmektedir bu dizeler. Yıllar önce söylemiş bu dizeleri Çinli
Kuan t-zu...
Eğitim insanların gelecekteki en büyük güvenceleridir. Günümüzde eğitim ve öğretimin önemi daha net olarak görülmektedir. İnsanlarına yatırım yapan milletler her zaman kazanmışlardır. Hem de bu öylesine güçlü bir silahtır ki bilimde,teknikte güçlü olan milletlerin kendilerini savunmak için ayrıca bir silah üretmelerine hiç gerek kalmamaktadır.
Eğitimin kalitesi insanların kalitesidir. İnsanları eğitecek olan en önemli unsur öğretmendir. Öğretmenin kalitesi,öğretmenin gücü,öğretmenin değeri o toplumun kalitesini gösterir. Toplumumuzda ne yazık ki bu göstergelerin çok düşük seyrettiğini görmekteyiz. İnsanlarımızın öğretmenliği kolay elde edilebilir bir ekmek kapısı olarak görmesinden tutunda devletin eğitim ve öğretime olan ilgisine kadar her şey bütün bu göstergelerin negatif seyretmesinin tek sebebidir.
Öğretmenlik kurumu değer biçilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü anasınıflarından başlayıp üniversiteyi bitirinceye kadar, bir insan öğretmenin elinde şekillenir. Onun rengini,onun kokusunu alır ,onun taşıdığı ahlak ve inançla şekillenir. Öğretmenlik fedakarlıktır,cesarettir. Öğretmen bir sanatçıdır,bir doktor,bir psikologdur. Bir polistir yerine göre ona emanet edilen yavrulara sahip çıkan, koruyan. Annedir, babadır çoğu zaman. Annenin ve babanın evladına gösteremediği ilgiyi,şefkati gösteren.
Değişen dünya kriterleri,eğitim öğretim anlayışı,bilim ve teknolojik değerler gösteriyor ki; Öğretmenlerimizin de artık kendilerini aşmaları,dünyada yaşanan değişimlere ayak uydurmaları kısacası kendilerini geliştirmeleri gerekmektedir. Türkçe ve Hayat Bilgisi kitaplarından başka dünyada basılmış milyonlarca kitabın varlığından haberdar olmak,teknolojinin vazgeçilmezi olan bilgisayar denilen aletin artık herkesten önce öğretmenlerin hayatına girmesi gerektiğini anlamak gerekmektedir. Öğretmen bütün yeniliklerde öncü olmak zorundadır. Çünkü o bir öğreticidir. Yaşanan yenilikleri toplum öğretmende görmek,öğretmenden öğrenmek ister. Sosyal olmalıdır öğretmen... Sivil toplum örgütleri,sendikalar ve hatta siyaset öğretmenle şekillenmelidir. Örgütlenmelidir öğretmen. İdare edilen değil,idare eden olmak zorundadır.
Yılın 364 günü hatırlarda olmayıp sadece bir gün, resmi toplantı salonlarının dışına fazla taşmayan sadece birkaç nutuktan ibaret olan hatırlamalar artık tatmin etmiyor öğretmenlerimizi. Onlar aslında şan şöhret peşinde de değiller. Sadece emeklerinin değerlerinin bilinmesini,yıpratmış oldukları ömürlerinin maddi ve manevi olarak karşılığını istiyorlar. Bu değer verildiği zaman soğuk bir Kasım ayının 24. günü kendilerinin hatırlanmasına hiç ihtiyaçları kalmayacaktır.
|