|
06.03.2007 tarihli ÖZSÖZ gazetesi
KÜÇÜK ZEYNEP'E SEVGİLERİMİZLE..
Bir eğitimcinin yaşayabileceği en duygusal anlardan birisini yaşamış bulunuyorum. Bu duyguları Allah bizimle birlikte, maddi durumu iyi, hali vakti yerinde olan yatırım üstüne yatırım yapan fakat çocuklarımızın eğitim ve öğretimleri mevzu bahis olunca elleri ceplerine gitmeyen iş adamlarımızada nasip etsin.
Adı Zeynep Y. Aslen Sinoplu ilkokul ikinci sınıf öğrencisi bir çocuk. Küçücük yaşına kocaman olaylar sığdırmış. Şanssız bir bebeklik yaşamı sonrasında devlet tarafından bakım ve koruma altına alınarak Kastamonu çocuk yuvasına yerleştirilmiş. Yani devletimiz bu çocuğumuza sahip çıkmış. Bir çoğumuz medyada gördüğümüz olumsuz birkaç haberlerden dolayı çocuk yuvalarına pek sıcak bakmıyoruz. Ama bunun ne kadar zor bir olay olduğunu oturup bir saniye bile düşünmemişizdir. Tabiki o çocuklara kötü muameleleri layık görenlerin,yaşatanların insanlıkla bir alakası olamaz. Ama olayın zorluğunu da sanırım SHÇEK çalışanlarından başkası bilemez. Buradaki çocuklar için üzülen hatta gözyaşı dökenler çoğunluktadır çok şükür, ülkemizde. Ama buralardaki çocuklar için bir şeyler yapmak gerektiği zaman nedense hepimiz devekuşu gibi kafamızı kumlara gömüyoruz.
Sevgili Zeynep aslen Sinoplu... Şu an Erzincan'da bir koruyucu ailenin yanında yaşıyor. Yaşamış olduğu şu koca şehirle hiçbir biyolojik bağı bulunmuyor. Üstelik henüz sekiz yaşında minicik bir çocuk. Belki hayata dezavantajlı başlamış olabilir ama en azından ülkedeki birçok çocuktan şu an için çok şanslı. Kendisine kucak açan değerli TUNÇAY ailesinin himayesinde hayata tutunmaya çalışıyor. Geleceğe umutla atıyor adımlarını. Ona sahip çıkan aile ise onu Allah'ın kendilerine bir emaneti olarak görüyor ve bu emanete gözleri gibi sahip çıkıyorlar. Eğitim öğretim gördüğü Göktürk ilköğretim okulunda başta sınıf öğretmeni olmak üzere Müdürü ve diğer öğretmenleri tarafından el üstünde narin bir kelebek yavrusu gibi tutuluyor.
Yönetmelik gereği bu minik çocuğumuzun aile yanındaki ve okuldaki durumunu İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü sürekli kontrol etmek durumundadır. Bu görevi ise bir İl Sosyal Hizmetler müdürlüğü elemanı olarak ben yürütmekteyim. Bu görevi büyük bir özveri ve zevkle yapıyorum.
Sevgili Zeynep'in benden bir istirhamı oldu. Zeynepcik benden bir bilgisayar istiyordu. Ben bu isteği bir emri vaki olarak gördüm. Hiç kimse bana yardımcı olmasa bile ben bu bilgisayarı almaya kararlıydım. Birkaç kişiye yaptığım maddi destek talebim geri çevrilmişti. Bu beni üzmedi, çünkü herkes geçim derdinde olduğunu bilgisayara sıra gelinceye kadar daha birçok ihtiyaçlarının olduğunu söylüyordu. Ama ben bunda kararlıydım. Derken aklıma benim yıllar önce mezun olduğum okul olan, Kars Susuz Kazım Karabekir Öğretmen Lisesi 1987 yılı mezunları geldi. Çünkü buradan mezun olan farklı dünya görüşlerine sahip,farklı mesleklerden fakat Türkiye,eğitim ve çocuk konusunda aşırı hassas yüz civarında, yürekleri kocaman arkadaşım vardı benim. Başta İstanbul'da yaşayanlar olmak üzere Anadolumuzun bir çok yerinden internet vasıtasıyla bir şeyleri paylaşabiliyor,bir araya gelebiliyoruz. Arkadaşlarıma küçük Zeynep'e bilgisayar almak istediğimi iletip konuyu onlarla paylaştığımda, hiç te şaşırmadığım bir şekilde destek aldım. Arkadaşlarımın bu konudaki hassasiyeti çok kısa sürede icraata dönüşmüş ve bilgisayar hazırlanmıştı. Bana maddi ve manevi desteklerini esirgemeyen arkadaşlarımın belki de bir çoğunun evinde henüz bilgisayarı bile yoktu.
Sevgili Zeynep'in isteğini yerine getirmekten büyük bir zevk almış ve bir toplumsal görevin daha yerine getirilmesine sebep olduğumuz için en az Zeynep kadar mutlu olmuştuk. Emeği geçen herkese küçük Zeynep adına şükranlarımı sunarken, ülkemizin bu toplumsal yarasını tedavi etmenin yine bu toplumun duyarlı insanlarına düştüğü kanaatim güçlendi.
Umarız Kars -Susuz Kazım Karabekir Öğretmen Lisesi 1987 mezunlarının yapmış oldukları bu örnek davranış toplumun diğer kesimlerine örnek olur. Yine birçok insanın kafasını kaldırıp toplumun gerçeklerini görmelerine ve çözüm için ellerini atmalarına vesile olur....
NO SMOKİNG
"No smoking" Sigara içmeyenler ve sigara içenler için sanırım farklı anlamlar ifade etmektedir. Zaten ulema olmaya veya filoloji okumaya da gerek yoktur. Yanındaki işaretten anlar herkes sigara içilmeyeceğini. Ama işin diğer boyutu var ki, işte orası biraz düşündürücü ve komiktir.
Adam aracı ile LPG istasyonuna girmiş ve aracına LPG alıyor. Bindiği araçtan ve tipinden mürekkep yalamış birisine benziyor. Her yere ,her dilden, kocaman harflerle "sigara içilmez" yazıyor. Adamın ağzında kocaman sigara var ve gayet rahat bir şekilde para ödemek için pompaya yaklaşıyor. Tam ben adamı uyarmaya hazırlanırken pompa görevlisi oradaki kocaman "No smoking" yazısını gösteriyor. Adama dönerek şuraya ne yazıyor okur musunuz? Adam gayet pişkin bir şekilde cevap veriyor. Şey "smokin giyilmez" diyor sanırım... İstemeyerekte olsa gülmekten kendimi alamıyorum. "Güleriz ağlanacak halimize" demiş ya şair aynen öyle...
Yok arkadaş yok olmuyor! İnsanlar bu konuda o kadar kararlılar ki tehlikelere bile aldırış etmiyorlar. Yasa da çıkarsanız,yasaklasanız da fark etmiyor. Hatta inadına sigara içenlerin oranı günden güne artıyor. Eskiden insanlar en azından askerlik çağına gelinceye kadar sabrederlerdi içmezlerdi, şimdi yürümeye başladıktan sonra hemen sigara içmeye başlıyorlar. Yaşadıkları ortamdaki her şey onları bu konuda cesaretlendiriyor,özendiriyor.
Resmi bir kurumun duvarına bir tabela asılmış ve o tabelada "Yasa gereği burada sigara içmenin cezası 289 YTL" yazıyor ve bu yazının altındaki bankta oturan adam rahatça sigarasını tüttürüyorsa o yasanın varlığı ve ciddiyeti tartışılır. Biz zaten millet olarak "yasaklar delinmek içindir" zihniyetinde bir milletiz. Yasaklanılan şeyleri yasaklayanlar yaparsa, o yasağı insanların fazla ciddiye almamaları gayet doğaldır sanırım.
Sigaranın bizim kültürümüze ne zamandan beri yerleştiği hakkında çelişkili ifadeler bulunsa da orta Asya'dan getirmediğimiz kesindir. Her ne şekilde kültürümüze girerse girsin bugünkü acı sonuçları rakamlarla şöyle ifade edilmektedir. 17 milyon kişinin sigara kullanıcısı olduğu tahmin edilen Türkiye'de de yıllık sigara harcaması 6.5 milyar dolara ulaşmış. Bilimsel çalışma sonuçlarına göre ise dünyada her yıl 5 milyon kişi sigara nedeniyle yaşamını kaybederken, Türkiye'de bu rakam 100 binle ifade ediliyor. 3 milyon KOAH (Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı), 4 milyon da astımlı bulunan Türkiye'de, yılda ortalama 50 bin yeni akciğer kanseri tanısı konuluyormuş.
Bu rakamlar, bütün yasaklara ve bütün ikazlara rağmen sigara tüketiminin artarak devam ettiğini göstermektedir. Öyle ise bu sigaranın artık faydaları tespit edilip insanlara anlatılmalıdır. Umarım bizim insanlarımız faydalarını görürlerse belki içmekten vazgeçerler. Yoksa başka türlü bunun önüne geçileceği yoktur. Yasaların yaptırım gücü artırılıp,uygulama ve takibi ciddi olarak yapılmazsa IV. Murat'ın tütün fermanından farkı kalmaz.
Sigara bir erkeklik sembolü olmaktan çıkmalı diyeceğim ki,bayanlarında erkeklerden aşağı kalmadığını üzülerek görmekteyim. Biz yine de erkekliğin sigara içmekten geçmediğini,hatta o efkar dağıttığını sandığımız sigaranın efkara ve strese neden olduğunu ben değil kendileri de sigara bağımlısı olan sağlıkçılar söylüyorlar.
İçin efendiler! Bir özgürlük yanlısı olarak sigara içme özgürlüğünüzü engelleyecek değilim. Ama şunu unutmayın ki sigara içmeyenlere,çevreye hatta kendi çocuklarınıza verdiğiniz zararın bedeli ağırdır. Bu bedeli dünyevi değerlerle ödemeniz mümkün değildir. Öbür tarafı da Allah bilir. İçerisinde bulunduğumuz hafta Yeşilay haftasıdır. Yeşilay haftasının yeni yeşil umutlar getirmesi tek dileğimizdir.
SİZ YİNE DE ŞANSLISINIZ ÇOCUKLAR
Bir çoğunuzun belki bisikleti yok, belki bilgisayarla henüz tanışmadınız. Belki hala bir köyde çobanlık yaparak ayakta kalmaya çalışıyorsunuzdur. Kim bilir belki elinizdeki boya sandığı ile şehrin kirli bir köşesinde üç beş kuruş kazanma çabasındasınızdır. Elleriniz kir pas içerisinde olabilir. Üstünüzdeki elbiseler eski ve yırtık olabilir. Hatta karnınız da aç olabilir. Unutmayın ki yine de bir çok akranınıza göre daha şanslı durumdasınız. Evi ailesi olan bir çocuk, ailesi dağılmış yetiştirme yurtlarında kalan bir çocuktan daha şanslıdır. Yetiştirme yurtlarında kalan bir çocuk ise eski soğuk bir evde aç susuz yaşamaya mahkum olmuş bir çocuktan daha avantajlıdır. Belki bu saydıklarım bir çocuk için olası en kötü ihtimallerdir. Ama en azından şehrin kaldırımlarında yürürken ıslık çalıp,şarkı söyleyerek yürüyebiliyorsunuz ve hatta korkmadan bir yerlere gidebiliyorsunuz. Bir yere giderken kafanıza bir bombanın düşmeyeceğini biliyorsunuz. Yatağınıza yattığınızda uçakların ne zaman gelip evinizi havaya uçuracağını hayal etmiyorsunuz. Her ne kadar olumsuzluk yaşasanız da sizi seven,saçınızı okşayan birisinin varlığından haberdar olduğunuz için yine de mutlu olabiliyorsunuz.
Dünyanın bir çok yerindeki çocuklar sizin kadar şanslı değiller. Onların evleri savaş uçakları tarafından bombalanıp yıkılıyor. Anne ve babalarını belki de bir apansız gece baskınında yitirmişlerdir. Belki de buldukları bir misket bombasını oyuncak sanarak oynarken o bombanın patlaması sonucu kimileri ölüyor, kimileri de sakat kalıyorlardır.
Bağdat'ın kenar mahallelerinden birinde üç kardeşi birde anne ve babasıyla yaşıyordu küçük Fatıma...En büyükleri olan Barzan ,artık büyümüş evlilik çağına gelmişti. Gerçi savaş uçakları aman vermiyordu ama yinede her insan gibi onunda evlenmesi soyunu sürdürmesi gerekiyordu. Anne ve babasına durumu çok önceden iletmiş ve komşu kızına nişan takılmıştı. Ülkelerinin işgal edilmesi ve sürekli devam eden savaş düğün zamanını biraz geciktirmişti. Aile büyükleri bir araya gelip düğünü fazla geciktirmenin doğru olmayacağı kanaatine varmış ve bomba seslerinin sustuğu sakin bir günde kendi hanelerinde mütevazi bir törenle düğünü gerçekleştirme kararı almışlardı. O gün ortalık sessizdi savaş uçakları pek etrafta gözükmüyorlardı. Evin bahçesinde konu komşuya bir yemek verilip düğün gerçekleştirilecekti. Öğle saatlerinde herkesin yemek yediği bir sırada savaş uçakları evin bulunduğu bölgeyi bomba yağmuruna tutmuşlardı. Ortalık can pazarına dönmüştü. Bombardıman bitince canlarını kurtaranlar ölenleri teşhis etmeye başlamışlardı. Ölenler arasında birkaç çocuk teşhis edilememişti. Cesetler oraya gelen görevliler tarafından toplanarak hastane morguna götürülmüştü. Hane sahipleri gelin ve damadın kurtulduğuna sevinmeye başlamışlardı ki küçük Fatıma'nın ortalarda olmadığını fark ettiler. Apar topar hastane morguna gidildiğinde paramparça olmuş cesetler arasında kınalı ellerinden ve boncuklu saçlarından tanımıştı Fatıma'yı annesi...
İnsan çoğu kez haline şükretmelidir. Her ne kadar bir çok zorlukla yaşamaya çalışsak ta Bağdat'ta, Necef'te, El-Halil'de,Afrika'da hatta dünyanın bir çok yerinde yaşayan milyonlarca insandan daha şanslı olduğumuz tek tesellimizdir.
|
|
|
|
|
20.03.2007 Tarihli yazı
ŞU BOĞAZ HARBİ NEDİR ?...
"Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek. M.Akif"
Çanakkale bir destandır. Hemde öylesine bir destan ki, kimsenin gücü yetmez bu destanı ne yazmaya ne okumaya,nede söylemeye... Şiirleri ağlatan, türküleri yakan, romanları inleten bir destan. Akif'in deyimiyle dünyada eşi olmayan bir destandır, Çanakkale savaşı.
Bir hilal uğruna ne güneşler batmıştır. Vatanın taptaze gencecik binlerce evladı bu uğurda canlarını vermişlerdir.
Yıllar önce bir reklam filmi vardı. Bu bir araba lastiği reklamıydı. Orada genç teğmen Mehmed Muzaffer'in bir yahudi tüccarla olan münasebeti anlatılıyordu. Ben çok etkilenmiştim bu reklamdan. Reklamın teması gerçek yaşanmış bir kahramanlık hikayesiydi.
Çanakkale savaşı esnasında iş başa düşmüş memlektin bütün evlatları cepheye koşmuşlardı. Bu topraklar için canlarını hiç çekinmeden feda etmişlerdi binlerce genç. Bu gençler ülkemizin geleceğiydi. Bu memleketin okuyan gençleriydi birçoğu. Yani aynı zamanda bu memleketin beyin gücüydü bu insanlar. Vatan olmadan, gelecek te olmayacağının bilinci ve inancıyla hayatlarının baharında bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağın bağrına girmişlerdi.
Henüz yirmili yaşlarda aslan gibi bir delikanlıydı Mehmed Muzaffer. Gözü açık bir İstanbul çocuğuydu. Okumuş bir aydın insandı aynı zamanda. Vatani görevini tamamlayıp sonra kendi hayatını idame edecekti. Ama hizmet için can attığı vatanı elden gitmek üzereydi. Vatana en büyük hizmetin vatanı kurtarmak olduğunu düşünmüş ve atlamıştı ateşlere. Cepheye malzeme taşımak için kullanılacak iki aracın lastikleri yoktu. O zamanlar araç ve lastik bulmak mümkün değildi. Yalnızca İstanbul'da bir yahudi tüccarın bu işi yaptığını duymuştu Mehmed Muzaffer. Görevli olarak İstanbul'a geldi ve o yahudi tüccarı buldu. Ama bu lastikleri almak o günün şartlarında mümkün değildi. Çok para gerekliydi. Lastik bulunmuş fakat para bulunamamıştı. Zamanın yetkililerine durumu arz ettiği zaman fırçayı yemiş ve morali bozulmuştu. Askerlere postal ve urba bulunamazken, kaymakam paşadan araba lastiği istemek saçma gelmişti .Ama Mehmed Muzaffer cin gibiydi. Oturup bir gece sabaha kadar o zamanın en büyük parası olan 50 kaimeyi 100 kaime olarak bugünün kalpazanlarına bile ayakkabılarını ters giydirecek bir ustalıkla yapmış ve arka yüzünede bunun bedeli Çanakkale'de ki şehitlerin kanlarıyla ödenecektir yazmıştır. Lastikleri büyük bir ustalıkla yahudi tüccardan alıp vatanın hizmetine sunmuştur. Mehmed Muzaffer bir süre sonra şehit olmuştur cephede. Büyük bir ustalıkla yapmış olduğu o para ise hala İstanbul polis müzesinde saklanmaktadır.
Allah nur içerisinde yatırsın. Mehmed Muzaffer gibi binlerce insanın kanlarıyla kazanılmış bu memlektin değerini bilmek ve ona bir daha Çanakkale destanı yaşatmamak ise sanırım bizlere düşmektedir.
Daha nice destanlar yazılmıştır Çanakkale'ye... Gönül hepsini okumak yazmak ister ama bu mümkün değil. Bize düşen Çanakkale'ye ve memlektin her köşesine sahip çıkmaktır. Mehmet Muzaffer'in bu karşılıksız başarısı, memleket için bir şeyler yapıyormuş gibi görünen Vatan kurtaran kahramanlara (!) örnek olması dileğiyle...
13.03.2007 tarihli yazı
HAYATA GÜLÜMSEMEK
Bütün sıkıntıları bir tarafa bırakıp,streslerden uzaklaşmak zor tabiki. Ama her şeye rağmen bir gülümsemenin sizlere neler kazandırdığını bir bilseniz belki de bırakın gülümsemeyi kahkahalar atarak gezersiniz sokaklarda. Hayat gülümsemenin gerekliliğini anlatan örneklerle doludur. İşte çarpıcı bir örnek.
California polis merkezlerinde bütün telsizlerden bir anda beyinlerde şimşekler çaktıran,herkesi yerinden hoplatan bir anons geçer. Günlerdir seri cinayetler işleyen kimliği tespit edilmesine rağmen bir türlü yakalanamayan azılı katil Carlos cinayetler listesinin son halkası olacak ünlü işadamı Mr. Feller'i bir çocuk parkında kıskaca almış ve son cinayetini işlemesi an meselesidir. Civardaki bütün polis ekipleri, çocuk parkı civarına hızla intikal ettirilir. Carlos,Mr.Feller'in artık birkaç metre yakınındaydı. Bütün ekiplerde aynı kanaat belirmişti. Feller büyük bir ihtimalle ölecekti ama hiç olmazsa Carlos'u bu sefer kaçırmayalım. Tam o anda hiç beklenmedik bir gelişme yaşanıyor. Carlos,Mr Feller'i vurmaktan vaz geçmiş ve büyük bir soğukkanlılıkla ekiplere teslim olmuştu. Hiç kimse bu olaya bir anlam verememişti. Herkes bir birbirine bakıyor ve çeşitli yorumlar yapılıyordu. Kanaate göre Carlos Feller'i, çocuk parkındaki çocuklara zarar vermemek için vurmamıştı. Çeşitli yorumlar yapıladursun Carlos ilk sorgulamasında kendisine gülümseyen bir yaşlı adamın cinayeti engellediğini söylüyordu. Ne söylüyordu azılı katil Carlos.
Bu durum sorgulamayı yapanların dikkatini çeker. Carlos olay yerine daha doğrusu son anda olay yeri olmaktan çıkan çocuk parkına tatbikat için getirilir. Kendisini cinayet zincirinin son halkasını tamamlamaktan vaz geçiren yaşlı adam hala o parkın bir köşesinde elindeki birkaç balonu satmaya çalışıyordu. Kendisine olay anlatıldığı zaman adam şok oluyordu. Yaşlı adam, azılı katil Carlos'u tanımadığını amacını da bilmediğini vurguluyordu. Sadece o olay öncesinde karnının aşırı derecede aç olduğunu ve bir çocuğun kendisine bir iki kere ısırdıktan sonra verdiği sandviçi yediği için karnı doymuş ve o an gördüğü ilk adama gülümsemişti. Yani şuursuzca yaşanan birkaç olayın sonuçları olarak Mr Feller hayatta kalmıştı. Büyük bir ihtimalle o çocuk sandviçi yemek istememiş ve o beğenmediği sandviçi bir köşede gördüğü üstü başı perişan ihtiyara dalga geçmek amacıyla vermişti. Her ne amaçla olursa olsun olayın sonucu çok ilginçtir. Kimilerine göre bu büyük bir tesadüftür. Ama olaya biraz gerçekçi biraz da kaderci çizgiden bakıldığı zaman bunun hiçte tesadüf olmadığı sadece Mr Feller'e yaratan tarafından biçilen ömür süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır.
Yine sabah erken kalkıp işe gitmeye hazırlanırken çocuklarınıza ve eşinize karşı gösterdiğiniz güler yüz sizin gün boyunca güler yüzlü insanlarla karşılaşmanız anlamına gelecektir. Toplumda herkesin size odaklı olduğunu düşünürseniz sizin insanlara göstereceğiniz tavır aks-ı seda olarak size dönecektir. Toplumdaki çoğunluğun böyle yaptığını düşünürseniz her yer gülümseyen insanlarla dolar. Bir anda her yerin Japonya olması muhtemeldir. Zira Japonların yeni doğan çocuklarının dudaklarına yatay olarak kalem yerleştirmelerinin tek nedeni güler yüzlü insan topluluğu oluşturmaktır.
Sıkıntı ve stresin insanları iyiden iyiye rahatsız ettiği şu toplumda somurtan insanların artık rağbet görmediği açıktır. Ciddiyetle somurtkanlığı karıştıran insanlarla kimse karşılaşmak istemiyor. Evde,sokakta,iş yerinde gülümseyen ama samimice içten gülümseyen soyu tükenmek üzere olan insanlara ihtiyaç vardır. Silah zoruyla,sırf dostlar bizi alış verişte görsün zihniyetiyle yapılan yapmacık gülümsemeler ise gülümseyenler arasında çoğunlukta olmasına rağmen artık bit pazarında yerini çoktan almış görünüyorlar.
ÇOCUKLAR VE SOKAKLAR II
"Bir Şehri bekleyen tehlikeler"
Ellerinde birkaç kağıt mendil üstü başı kir pas içerisinde,elleri kirden nasırlaşmış bir şekilde "Bir mendilde sen al ağabey!" diye gezinen çocuklara rastlamanız mümkün artık şehrin sokaklarında... Görünüşleri itibariyle üzülüyor ve ihtiyacımız olmasa da bir mendil almak zorunda olduğumuzu hissediyoruz. Hele bir de biraz duygusal iseniz olaya aşırı hassasiyetle yaklaşıp bir değil belki birkaç mendil alıyorsunuz. Bir bakıma kendinizi borçlu hissediyorsunuz.
Şehirlerarası otobüs terminalinde akşam saatlerinde yoğun bir kalabalık var. İnsanlar birilerini yolcu etmek veya bir yerlere gitme telaşındalar. İnsanlarının bu konulardaki hassasiyetini çözmüş bu çocuklar. Elinde bir birkaç mendille bir çocuk dolaşıyor yolcuların arasında. Abi Allah kavuştursun! Bir mendil al abi ne olursun! Adam dayanamıyor elini cebine atıyor ve cebinden çıkardığı bir iki bozuk parayı çocuğa uzatıyor. Çocuk tatmin olmuş gibi gözükmüyor. Abi başka yok mu diye soruyor? Adam başka bozuk parası olmadığını ve mendili istemediğini söylemeye çalışsa da çocuk ısrar ediyor. Adam artık dayanamıyor ve çocuğa başından gitmesini söylüyor. Çocuk bir iki adım attıktan sonra "İnşallah otobüs devrilir altında kalırsın" diyerek oradan başka insanlara doğru yöneliyor. Elinizi verip kolunuzu alamamak gibi bir durumla karşı karşıya kalmışsınızdır artık.
Peki kim bu çocuklar? Nereden geldikleri veya niçin geldikleri tartışma konusudur. Şehrin yabancısı oldukları her hallerinden belli oluyor. Her nereden ve ne sebeple gelmiş veya getirilmiş olsalar da bu şehrin müdavimi olmuş durumdalar. Bu şehrin müdavimi oldukları için bu sorunlar da şehrin sorunlarıdır. O yaşta okul sıralarında elleri kalem tutması gereken bu çocukları sokaklarda ekmek kovalamaya iten nedenler nelerdir? Acaba gerçekten bir iki mendil satarak alacakları üç beş kuruşa ihtiyaçları var mıdır?
Bu durum Namık Kemal'in deyimiyle artık "bais-i şekva" olmuştur. Yani milli bir sorun, toplumun ortak meselesi haline gelmiştir. Bunun çözümü aranmalıdır. Aksi halde çok yakın zamanda ,şimdilik haber bültenlerinde görmeye alışık olduğumuz kap kaç olaylarını bizzat yaşayacağımız kesindir. Bir toplantıda bu konu gündeme geliyor ve Milli Eğitimden bir yetkili bu çocukların sayılarının daha önce binli rakamlarla ifade edildiğini ancak kendilerinin yoğun çalışmaları sonucu bu çocukları okulla tanıştırdıklarını şu an sokaklardaki çocuk sayısının ellilere düştüğünü ifade ediyordu. Biraz da yaptıklarını gururla anlatsa da sayın yetkili, beni hiç tatmin etmiyordu. Bu çocukların eğitiminin sadece okulda olmayacağını ,bunun birkaç boyutlu bir mücadele olması gerektiğinin umarım farkındadır. Nitekim bu çocuklar okuldan çıkar çıkmaz hemen sokaklara ya mendil satmaya ya da birahanelerin önündeki bira fıçılarının diplerinde kalan birkaç damla birayı içmeye koşuyorlar.
Bir sosyal hizmet uzmanı arkadaşıma bu olayı anlatıyorum ve bu konuda neler yapıldığını soruyorum. Olayı yerinde görebilmem için arkadaşım beni şehrin varoşlarından birine götürüyor. Bir evin önünde arabayı durdurarak ev sahibine sesleniyor. Bir süre sonra saç baş darmadağın öğlenin saat on birinde uykudan kalktığı her halinden belli olan bir adam pijamalarla çıkageliyor. Arkadaş ile hane sahibi arasında geçen konuşmaları ibretle izliyorum. Bu adamın başka bir ilden buraya geldiği,iki hanımı ve altı çocuğu olduğu konuşmalardan anlaşılıyordu. Bu aileye Devlet tarafından bir yıl içerisinde 2000 YTL çocukların okul masrafları için para yardımı yapıldığı ve hala çocuklarının sokaklarda olduğu,okula gitmedikleri de olayın diğer anlaşılan boyutudur.
Evet bu çocuklar için bir şeyler yapıldığı kesindir. Ama öğle vakti saat on bire kadar evde uyuyan babanın unutulduğu olayın asıl vahim boyutudur. Şehir hayatına adapte olamamış hala geldiği köyde yaşadığını zanneden bir babanın uzun vadede şehir hayatına vereceği zararlar şimdilik kimseyi korkutmasa da,bunun semeresini birkaç yıl sonra gördüğümüz zaman beklide iş işten geçmiş olacaktır. Bu sorun vahim boyutlara ulaşmadan olayın emniyet,okul ve aile üçgeninde yeniden değerlendirilmesi ve acil çözüm üretilmesi tek arzumuzdur.
|
|
|
|